Perşembe, Ekim 22, 2009

(18.10.2009 Zeynebin objektifinden ben..... "Annneeeeeeee gülümseeeeee......")


Bugün doğum günüm. An itibarı ile (10.45) asansörün içinde doktorun kucağına gelmişim. Yani biraz daha dayanamamışım içeride kalmaya…

Evet 10.45’den itibaren 38 yaşımdan saatleri hızla cebe indirmeye başladım. Şunun şurasında 40’a az kaldı göz açıp kapayıncaya kadar oda gelecek.

Ne hissediyoruma gelince…

Hala 25 yaşımdaymışım gibi, hala o kadar heyecanlı hala o kadar umutluyum hayattan.

4 yaşını 4-5 ay sonra bitirecek dünya harikası bir varlığa sahibim. 25 yaşımda yazıp 40 yaşıma kadar yapmam gereken ve kendime hedef olarak not düştüğüm 10 maddelik listenin 7 maddesini yerine getirmişim. Eh hiçte fena bir skor sayılmaz.

Sağlığım yerinde, annem/babam yanımda ki bu yaşa kadar anne+baba ile yaşamak ayrı bir nimet diye düşünüyorum, kardeşlerim iyi…

Benim şanslı bir insan olduğumun göstergesi olan bir kocaya sahibim. Allah nazardan saklasın ki bundan sonrada böyle devam etsin.

Eh girdim işte 38’e bana sağlık, mutluluk ve huzur getirsin başkada bir dileğim yoktur kendisinden.
Posted by Picasa

Çarşamba, Ekim 21, 2009

.

Geçtiğimiz hafta yoğundu….

Önce ikizlerimiz geldi Perşembe günü. M.S ve M.C. benim miniklerim onlar…

İkiz olmalarına rağmen beklenin çok üstünde kilo ile doğdular. M.S. yani büyük olan 2.670/47 ve M.C yani küçük olan ise 2.370/46. M.S. 1-2 gün kaldı yoğun bakımda şimdi annesi ile evde. Küçük M.C. ise hala hastanede, solunumunda bir ritimsizlik olduğundan doktorlar biraz daha misafir etmek istediler. Genel anlamda korkutucu bir şey yok ama risk almak istemediler. Dört gözle canım miniğimde biran evvel eve dönsün diye dua ediyoruz. Onlara koca bir MAŞALLAH...

Onlara çok çok ama çok sağlıklı günler diliyorum inşallah harika doğum günleri de yapacağım onlara. Ailecek mutluyuz yani şu aralar. 6. senelerinin sonuna doğru sayısız deneme ve hayal kırıklığı sonunda evlatlarına sonunda kavuşmuş olmaları bizleri inanılmaz mutlu ediyor. Mutlulukları daim olsun.

Benim gibi delilerin koşuşturması hep bir araya gelir ya buda tam o hesap oldu. Perşembe ikizler doğdu, aynı gün Zeyneb acayip hastalandı ateşi bir ara 39’lara dayandı. Malum do.muz gribi çok duyduğumuzdan panikleyip doktorlara taşındık neyse ki korkulacak bir şey yokmuş atlattı. Pazar günüde eşimin kız kardeşi nişanlandı. Yani resmen ayaklarımda paten varmışçasına sağdan sola koşturdum devamlı. Şu aralar pilim bitik.

Nişan hazırlıklarının, düzenlemelerin ve süsleme olaylarının tamamı bana ait olduğundan resmen ekstra güç sarf ettim her yere yetişebilmek için. Hem doğum hem nişan hem hastalık olunca ve doğumun ayrı yaka nişanın ayrı yakada olduğunu düşünürsek İstanbul trafiğinde ne kadar koşturduğumu siz tahmin edin.

Neyse ki her şey tam planladığım gibi hiçbir aksilik olmadan gerçekleşti. Yüzümün akı ile çıktığımdan gecenin sonunda en mutlu bendim. Herkesten çok güzel tepkiler aldım ve çok mutlu oldum.

Zeyneb hastalığından dolayı biraz mızmızdı. Hatta elbisesin altına aldığım rugan pabuçlarını daha merasim başlamadan çıkartıp “spor ayakkabılarımı giyeceğim” diye tutturması ve “anne beni salla uyucam” diye ağlaması görülmeye değerdi. Benim kızımın özel davetlerde illa bir olayı vardır. Özene bezene aldığım kıyafet ve ayakkabılarda güm oldu yani. Hoş kıyafetini çok beğendi ona bir şey yapmadı ama ayakkabılar maalesef torbanın içinde kaldı.

Gece boyunca eğlendi, oynadı, zıpladı. Beni üzmedi Allahtan. Sadece babası ve beni asla dans ettirmedi ondan kaçarak yaptığımız dansları da yakalayınca ortalığı birbirine kattı. Onun haricinde stabil bir geceydi bunu da atlattık çok şükür diyorum.

Yarın doğum günüm. Lakin ben fena halde gribim. Fena öksürüp, hapşırıp, burnumu siliyorum devamlı. Dayak yemiş gibi olmak da cabası. Bu halde olursam nasıl olur bilmiyorum şu aralar o yüzden yarın ki halimle yazmak istedim doğum günü yazımı. Aznacım erkenden kutlamışın çok teşekkür ederim.

İkizlerin resmi sonraya şimdi nişan süslemeleri ve Zeyneb görüntüleri. Bu arada bilindiği üzere resimler akşam üstü kalkacaktır….. (Not. Blogger sapıttığından resimler bölük pörçük kusura bakmayın)

.


Posted by Picasa

.




Posted by Picasa

.


Posted by Picasa

Salı, Ekim 13, 2009

38

Hayata çok az sorumlulukla başlıyoruz.

Ama yaşlandıkca yeminler ediyoruz, sözler veriyoruz, sorumluluklar yükleniyoruz. Zarar vermeyeceğimize, sadece ve sadece gerçeği söyleyeceğimize, ölüm bizi ayırıncaya kadar sevip üzerine titreyeceğimize dair. Yani musluğu açıp suyu durmadan akıtıyoruz. Ta ki herkese bir sürü şey borçlu olana kadar. Sonra birden şöyle düşünüyoruz “Nasıl yani?”.

Bu yukarıdaki paragraf en çok sevdiğim diziden bir alıntıdır. Bütün bunları hepimiz harfiyen yaşayıp aynı noktaya geliyoruz dimi, hepimiz bir yerlerde musluğu açık unutuyoruz. Nasıl yani? Ben ne yaptım da buralara kadar geldim diyoruz dimi?

Benim bu koşuşturmacalı günlerimde bulduğum kısacık + bana ait zamanımda, tamda sıcacık kahvem ve en sevdiğim dizi ile bütünleşmişken bu kelimeleri dinleyince pause düğmesine basıp öylece kalakaldım. Aslında bu esareti kendi kendimize yaratıyoruz. Kendi kendimize sorumluluklar üstlenip hayatımızı koca bir kaos haline biz sokuyoruz. Sadece KENDİMİZ.

Kendime burda hatırlatırım ki birdaha dünyaya gelirsem yada böyle bir şey varsa lütfen ciplerime bencil duyguları daha fazla yüklesinler. Çünkü görüyorum ki bencil insanlar her zaman daha konforlu.

Ha bu konforu istiyormuyum? Bazen evet bazen hayır ama genel anlamda fikrim değişmiyor. Bencillik insanı irite eden bir özellik olsa bile kişiyi gerçekte bir kalkan misali koruyor.

Bütün hayatımızı hep bir şeyleri başarmak, kazanmak, elde etmek, aynı düzeyde tutmak vs diye uzayıp giden sorumluluklar içerisinde geçiriyoruz. Sonra bir bakıyoruz yaşımız almış başını gitmiş. Bir sürü dün, azıcık da yarın kalmış elimizde. Hep “gençken çalışmıyacağız da ne zaman çalışacağız” lafının savunucusuyumdur ama şu yukarıdaki paragraf bu düşüncemi yerle yeksan eyledi.

Gerçek bu. Yaşlanıyoruz. Ve elimizde bir sürü dün kalmışken yarınımızın sayısı meçhul ve çok kısa. Sonra o sayısı kısa olan yarınlarımızı da hastalıkla, ölümle cebelleşerek geçireceğiz. Heba ediyoruz hayatımızı, 38 yaşımdan gün çalmaya sayılı günler kala hissetiklerim tamda budur. Gençliğimi heba etmek.

Kimse mutsuz olduğumu falan düşünmesin. Mutluyum, huzurluyum, herkesin çekebileceği ve abartılmayacak kadar sıkıntı çekiyorum bende. Ama madalyonun bu yüzünden de bakmak gerektiğini ve hayatın getirdikleri ile götürdüklerinin ara ara muhasebesini yapmak zorunda olduğumu hissediyorum.

Bir masa başında çürütülmeyecek kadar dolu yaşanmalı hayat oysaki. Ama hayat bu büyük karmaşa ve çelişkiler bütünü değilmi?

Geri sayım başladı….. 38’e kalan 8 gün sadece…. Sonra ne mi olacak? 39’dan gün çalmaya devam edeceğim, her yaşın getirdiği tüm acı ve tatlı olayları peşinen kabul ederek.